26 Temmuz 2011 Salı

Yola cikarken... Hayat kurtaran detaylar!



สวัสดีค่ะ!!! :) (Tayca merhaba)

Yarin aksamustu, 3 hafta surecek minik Asya turuna baslamadan once bir kac gundur yaptigim hazirliklari sizlerle paylasmak istiyorum. Zaten yol'un kendinden bile daha guzel olmaz mi yeri geldiginde, heyecanla yapilan hazirliklar? :)


Erkek olmak kolay is azizim... Bizim durumumuz ozellikle ucaklarda kabinde tasinacak sirt cantasi ile yapilan yolculuklarda oldukca zorlu... Sivi kisitlamalarindan dolayi, bizim icin hayati onem tasiyan bazi parcalar evde kalip arkamizdan el sallamak zorunda! Aman tatilde de kremlerinizi ya da sac kopugunuzu kullanmayiverin demeyi bile aklinizdan bile gecirmeyin :) Ama bu sorunu da sephorada satilan minik krem siseleri ile cozdum. Aklinizda bulunsun, Sephora da seyahatte hayat kurtaracak urunler var, ve uzun ucuslar, kisitli zamanlar oncesi bir goz gezdirmekte yarar var... Bu minik tupler simdilik yuz temizleme jelim, ve goz makyaji silici losyonumla doldu! Ahhh keske sac kopugumu de bunlara bir sekilde aktarabilsem :(

Nerelerde ne sartlarda dolanacagimiz belli olmaz, saglikli kalmak icin hijyeni elden birakmamak lazim! Bu arada ozellikle sirt cantasi ile yapilacak yolculuklar oncesi ya da outdoor aktiviteler asiklari icin Forum Istanbul'daki Decathlon magazasini siddetle tavsiye ederim. Bin bir turlu muhtesem urun, sirt cantasi, trekking cantasi. ozel ayakkabilar, ozel giyim esyalari ile dolu. Bu losyonlar da Decathlon'dan...

Bu geziye hazirlanirken okudugum kadariyla zaten Asya'da beter olan sinek durumu Kuzey Tayland'da Burma sinirina dogru ilerledikce iyicene tehlikeli ve sevimsiz bir hal aliyor, ozellikle de yagis mevsiminde(yani simdi!). Sitma tehlikesi onemsenmeyecek bir boyutta degil, hem de sitmayi gecin oranin sinekleri bizim buralardakine pek benzemiyor, biraktiklari yaralar kocaman oluyor, ve gunlerce gecmeyerek sizi kasinti krizlerine sokuyor... Ufacik bir onlemle sakinmak mumkun...

Sevgili ve zeki annemin dusuncesi... Minik tuvalet kagidi rulolari! Nerede, nasil tuvaletlerle karsilasilacagi belli olmaz ki...

Bu ayakkabilara daha onlari ilk gordugumde asik oldum. Hem trekking yaparken kullanilabiliyor, hem de suda kullanmak icin elverisli. Boylelikle kisitli ayakkabiyla cikilacak yolculuklarda (bu durumda bir ayakkabi:) ) ayakkabinin kuruma sorununu ortadan kaldiriyor(muson yagmurlarinin ne zaman bizi islatacagi ya da ne zaman bir filin ustunde nehre dalinacagi belli olmaz ki:) ) Ayrica hava alan dizayni ile yaz sicaklarinda oldukca rahat kullanimli, ve corapsiz giyilmesi beni bavulda yer tutacak baska bir kalem esyadan uzak tutuyor... Markasi The North Face, ayakkabi Boyner'den !

Decathlon'dan baska bir hayat kurtarici, pancho yagmurluk! Hem de o kadar genis ki buyuk sirt cantanizin ustunden bile gecirebiliyorsunuz... Diyorum ya oranin yagmurlari burada gorduklerimize benzemez, ayrica pasaport fotograf makinesi gibi onemli seyler tasirken sicak bir gunde yagmurda islanmak dusunuldugu kadar romantik ve eglenceli olmayabilir :) Bu yuzden, iyi ki buldum seni yagmurluk! Yagis mevsiminde gidilen Asya'da en buyuk tesellimsin, can yoldasimsin!

Tekrar soyluyorum, erkek olmak kolay.. Yazin sicaginda sac kurutma makinesine ne gerek var demeyin! Benim gibi 50 derecede bile 2 dakika islak sacla oturarak 2 gun karanlik odalarda gozu kapali yatmayi gerektirecek bir bas agrisi ceken bir insansaniz sac kurutma makinesi pasaporttan daha once cantadaki yerini alir. Bu sefer yaz olmasina guvenip kucuk olani yanima aliyorum yoksa bu benim sacimi aslaaaaa kurutmaz. Yanindakiler ise Asya nemiyle butunlesip oldugundan 348920578595983284239203 kat buyuk gozukecek saclarimi zapt etme arac gerecleri... Bakalim ne kadar ise yarayacaklar! :)

Ve en son... Sevgili kitaplarim... Akademik hayat sonuna kadar islemis ruhuma bir kere, benim gezilerim bile akademik oluyor :) Bu kadar kitabi sirf bu gezi icin toparladigimi sanmayin, ikisi disindaki digerleri koleksiyonumun nadide parcalari. Evet tabii ki bir gezi kitabi koleksiyonum var :) Ve bir geziye giderken sirf oranin rehberini okumayi sevmem, farkli kitaplarin farkli bolumleriyle rehberleri harmanlayip kendi yolumu bulmaya bayilirim :) O yuzden bu kitaplarin hepsi yaklasik 1 aydir satir satir okunmaktaydi... Lonely Planet'i pek sevmememe ragmen, yeni cikardigi renkli basimli Tayland kitabindan cok etkilendigimi inkar edemeyecegim.



23 Temmuz 2011 Cumartesi

27 Temmuz - 18 Agustos

Ayrintilar cok yakinda... Asya'da 3 hafta!


22 Temmuz 2011 Cuma

Pisagor'un Bardagi - Samos'tan Ne Alinir?


Gittigim yerlerde, baska hic bir yerde bulamayacagim, oraya ozgu, ve ilginc parcalar bulup almayi cok severim. Hem matematikci kisiligimin(?!?!?!?!??????) verdigi Pisagor sevgisi hem de bu ilginc parcalari edinme istegi Samos'ta cok guzel bir bicimde doyuma erdi: Pisagor bardagi... Ogrencilik hayatimiz boyunca hepimizin agzinda sakizdir ya, "akare arti bkare,esittir ckare, aman da aman ne isimize yarayacak..." Oyle degilmis iste, Pisagor amcanin cok ise yarar buluslari varmis ama, okulda bize yanlisini ogretiyorlarmis :) Gelelim olayin hikayesine...

Bildiginiz uzere Antik Yunan toplumunun sarap tuketimi meshurdur, zaten Samos tatli sarap yapimi ile unlu... Pisagor da Samoslu... Herhalde bazi acgozluler sarap icerken Pisagor'un hakkini yemis olacak, Pisagor bu duruma sinirlenip herkesin esit derecede sarap icmesini saglayacak bir yontem gelistirmis. Nasil mi? Ozel bir bardak tasarlayarak...

Bardagin dis gorunusunde herhangi bir anormallik ya da degisiklik yok, ancak icine baktiginiz zaman icinde bir cikinti ve ust seviyede bir cizgi goruyorsunuz. Eger bardagi cizgiye kadar doldurursaniz bir problem yok... Ancak, cizgiden yukariya ciktiginiz anda sadece fazla koydugunuz miktar degil de bardaktaki butun sivi disariya bosaliyor(sivinin basinciyla ilgili bir tur mekanizma var ama teknik ayrintilar beni bu noktada asiyor:) ). Tam bir caydirma yontemi yani :)

Asagida you tube'dan konuyla alakali kisacik bir video... Pisagor bardagim, simdiden en ozel koleksiyon parcalarim arasinda yer almakta :)



Samos'un 3 incisi: Kokkari,Manolates ve Pythagorion (2)

Merhabalar,

Bir onceki Samos yazida merkez Vathi'nin sonuk ve cansiz olduguna deginmistim. Peki neydi Samos'u bu kadar buyulu, bu kadar keyifli ve bu kadar sihirli yapan? Cevap, her zaman oldugu gibi, ayrintilarda gizli: Kokkari, Manolates ve Pythagorion...

Kokkari, merkez Vathi'ye yaklasik 10 km uzaklikta. Kokkari'ye ayak bastiginiz anda, gorunum Kusadasi'ndan ya da Turkiye'den aliskin oldugunuz herhangi bir Ege sahil sehri/kasabasi foruntusunden uzaklasiveriyor. Rengarenk tahta iskemleler ve masalar, beyaz evler, mavi panjurlar, arkadan gelen hafif yunan muzigi ezgileri size sonuna kadar bir Yunan adasinda oldugunuzu hissettiriyor.
Kokkari'de deniz kiyisindaki tavernalardan birine oturup buzzz gibi bir kadeh beyaz sarap esliginde ogle yemegi yemenizi siddetle tavsiye ederim. (Kisisel oneri: 2 senedir denedigim, ve her seferinde ayri bir hayranlikla masadan kalktigim Kariatida restaurant, Ahtopot izgarasi mutlaka ve mutlaka denenmeli.)

Manolates sirin mi sirin, muhtesem ege manzarali bir dag koyu. Aslinda biz denememis olsak da, koy kahvaltisi ile cok meshur(ozellikle recellerini pek ovuyorlar). Koyun icinde cok tatli, harika manzarali butik oteller var, kisisel firtinalardan kacip da bavulda 2-3 tshirt 5-6 kitap buraya siginmak akilda bulunmasi gereken seceneklerden :) Surayi gorun, burayi gezin diyebilecegim pek bir yeri yok ancak Manolates'i guzel kilan ozellik de bu zaten... Butun koy, her ev, her dukkan, her kose buyuk bir ustanin elinden cikmis mimari bir maket gibi. Gercek olamayacak kadar guzel, sirin, ve zevkli. Manolates'e gidip bu ayrintilarin tadini cikarmak, mavi Ege'ye karsi kiyidan bakip guzel bir kahve icmek, koyun icindeki sirin lokantalardan birine oturup bu guzellikleri icine cekerek zevkli bir yemek yemek gerek...

Pythagorion adanin tarihi kismini olusturuyor. Ancak itiraf etmek gerekirse, biz bu tarihi kismi cok kesfedemedik. Bir dahaki sefere :) Pythagorion da Kokkari gibi, tavernalari ve gece hayatiyla one cikiyor. Ozellikle taslarin ustune atilmis masalariyla, ayagina gelen deniz suyu ve burnuna gelen deniz kokusuyla balik yemek ve gun batiminin pembelestirdigi ufugu izlemek muh-te-sem. Pythagorion'un bu yanindan ote, sahilleri de adanin obur sahillerine gore cok guzel. Soyle ki, Samos'ta gordugum her plaj (ki araba kiralayip butun bir gun boyunca koy koy gezdigimiz icin tahmin ediyorum ki belli basli plajlarin hepsini gordum) taslik ve kayalik, ancak Pythagorion kumsali, yumusacik kumlar ve turkuaz deniz ikilisiyle deniz tutkunlarina buyuk bir hediye veriyor. Ayrica, beni en cok etkileyen karsidan gorunen Kusadasi'm ve elimi uzatsam dokunabilecekmisim gibi gorunen Guzelcamlik sahili...

21 Temmuz 2011 Perşembe

Durup dururken insani ucak bileti arattiran sarkilar...

Daha yazacak cok sey var, Samos yazisi henuz bitmedi, yeni yolculugun ayrintilari paylasilmadi, en guzel anilar anlatilmadi... Yaz rehaveti beni de etkisi altina almis durumda, ustune ustluk yapilcak isler el ele tutusmus dans ederken pistten kacamiyorum... Bir muzik molasi :) Insani 'ada' hayaline bogan, soguk kis gunlerinde gunesi cikartan, en en sevdigim yolculuk kokan sarkilar...


19 Temmuz 2011 Salı

Karsi Kiyi - Samos (1)




If I ruled the world,I would live on an island where the sun would always shine, all the swimsuits would come in tangerine...

Kucuklugumden beri sayisiz gunbatimima arkaplan olmuslugundan kaynaklansa gerek, en buyuk hayallerimden biri Samos'a yani karsi kiyiya gecip oradan Kusadasi'na, bir nevi kendime, bakmak olagelmistir hep. Yesil pasaportlara uygulanan Yunanistan vizesi sacmaliginin kaldirilmasi demek, bu en eski cocukluk hayalime kavusmak demekti bir bakima. Oyle ya, ne yazlar gecirdik biz Samosla birlikte... Yanginlar cikti karsida, sondurulmesini izledim, gunes hep arkasindan batii ve biz dilek tutarken gozumuzun onunde hep Samos vardi. Samos'un bulanik mi acikca mi gorundugu hava tahminlerimizi belirledi hep yillarca. Kisacasi, Samos benim cocuklugumun "gizli bahce"siydi.

Aslinda Samos'a gecen yil da gunubirlik bir gezi gerceklestirdim, fakat gideceklere onerim benim bu sene de yaptigim gibi en az bir gece Samos'ta kalmalari. Adanin tadi kisitli zamanda guzel cikmiyor cunku...

Samos, Kusadasi'nin tam karsisinda yer alan Yunan adasi. Kusadasi limanindan kalkan feribot, 1 saat 15 dakika icerisinde Samos'un Vathi limanina ulasiyor. Sabah 9:00'da Kusadasindan gidis, ve aksam 17:00de Samos'tan donus seklinde bu feribotlar calisiyor. Sabah yolculugu sakin ve guzel gecse de, aksamustu ruzgariyla en hircin haline ulasan Ege donus yolculugunu biraz tantanali, hareketli, ve azicik da islak hale getiriyor(eger deniz tutuyorsa bir ilac almata ya da benim yaptigim gibi gozlerini sikica kapatip uzanmakta fayda var :) )

Feribot yolculugunun benim icin en ilginc yani yolun tam ortasinda, feribot gorevlisinin Turk bayragini Yunan bayragi ile degistirdigi an. Bu kadar dogal bir isleyis icinde sinir gecmeye tanik olmak her zaman mumkun degil (ucak yolculugunda zaten farkina bile varilmiyor sinirlarin, kara yolcugunda da bu surecin organikligi araya giren gumruk, pasaport kontrolu vesaire islemlerle bozuluyor).

Feribot yolculugun ardindan, Samos'un Vathi limanina ulasiyorsunuz. Bizim bu sene kaldigimiz otel, Vathi'deki Aeolis Otel'di, cok mukemmel oldugunu dusunmesek de hem merkezi konumu, hem de temizligi acisindan bir gece kalinmalik bir seyahat icin cok uygun bir secenek. Genellikle merkezi kasabalar hareketli olur, ancak 2 kerelik Samos tecrubeme dayanarak soyluyorum ki Vathi de heyecanli hic bir sey yok, ve bence Vathi Samo'un en sonuk ve guzellikten yoksun kismi(cirkin diyemiyorum, cunku ada cok guzel, ve Vathi bu kadar guzellik icinde nispeten daha sonuk.)

Araba kiralamak, adanin hakkini vermenin kesinlikle ve kesinlikle on kusulu. Dedigim gibi, merkez Vathi cok sonuk, ve adanin guzel ve unutulmaz kisimlarini Vathiye 10-20 km uzaklikta olan koyler olusturuyor. Ayrica adanin her tarafi bir birinden degisik, ve apayri ozellikteki koylar ve plajlarla dolu. Araba kiralamamak demek bir nevi butun bu guzellikleri kacirmak anlamina geliyor. Ilk seferinde kacirdigimiz bu firsati bu sefer kacirmayarak bir minik Hyundai Atos edindik kendimize. Arabanin kiralanma hikayesi de baya komik aslinda.

Kiralama ofisindeki adam: Ne zaman geri getirirsiniz?
Asli: Pazar oglenden sonra. Uygun mu?
Adam: Hmmm evet ama pazar ogleden sonralari calismiyoruz...
Asli: Eyvah! Peki, napicaz? :(
Adam: Arabayi getirin, dukkanin onune park edin. Anahtari kapinin yanindaki sepete birakabilirsiniz.
Asli: Neeee anahtari sepete mi birakayim? Ama ama ama nasil? Yani, araba calinmaz mi? Guvenli mi?
Adam: Burasi bir ada hanfendi. Burada kimse araba calamaz. Calsa bile bulunmasi en fazla 2 saat alir :)
Asli: Ohom ehem seyyy(rezil olunur) :)


13 Haziran 2011 Pazartesi

Filipinler - Bantayan Adasi (2. bolum)



Bantayan'a merhaba dememiz biraz olayli oldu. Feribottaki tek turistler bizdik, dolayisiyla butun yolculuk boyunca bol bol dikkat cekmistik. Aslinda yola cikmadan once babam ve ben, mebzul miktarda sarisin olan annemle, "kim bilir seni ne yadirgicaklar, ha ha ha" diye dalga gecmistik gecmesine ama hesaba katmadigimiz bazi faktorler sonucunda babam ve ben de o feribotta en az annem kadar yabancilandik. Basketbola olan asiri duskunluklerine ragmen (tabii bu durumda yillar suren Amerikan egemenliginin katkisi buyuk) Filipinler kucuk insanlar diyari!!! Turk standartlarinda normal boyutlarda olan ben, Filipinli o minnacik kadinlar arasinda kendimi bir sure sonra porselen dukkaninda gezen bir fil gibi hissetmeye basladim! Boylelikle annem sarisinlik kontenjanindan, babam ve ben de devlik kontenjanindan feribottaki tek turistler olarak VIP salonunda hazir ve nazir olarak yerimizi alinca dikkat cekmemiz en nihayetinde kacinilmaz oldu!
Bu bilgiler isiginda Bantayan adasina cikisimizin neden biraz olayli oldugunu anlamak cok da zor olmasa gerek. Feribottan inince etrafimizi bir suru bisikletli adam sardi... Ve butun bu kalabalik ve karambol arasinda bizim Saint Bernard'a giden yolu bulmamiz biraz zaman aldi.
Saint Bernard, adanin turistik olmayan, balikci koyunun hemen yanina kurulmus 8 cottagedan olusan sirin mi sirin bir butik otel. Adanin turistik ve yozlasmis tarafinda olmamasi bence cok buyuk bir avantaj, cunku sahili ve denizi her ne kadar diger taraftaki kadar guzel olmasa da, otele giden minik patikada balikci kulubelerinde yaktiklari hindistancevizi kabuklarinin ustunde yemek pisiren ve camasir yikayan koyluleri gormek, hic bir guzel sahile degisemeyecegim bir deneyimdi.


St. Bernard Danimarkali Flemming'in ve Filipinli Eden'in oteli. Hikayelerini daha sonraki, bir aile senligi kivaminda gecen Noel gecesi yemeginde ogreniyoruz. Film tadindaki hikayeleri ancak boylesine buyulu bir cografta yasanabilecek cinsten. Flemming, Danimarka'da stres dolu gecen calisma yillari ardindan, isleri yavaslatmaya ve yepyeni bir maceraya atilmaya karar verir, ve bu amacla Filipinler'in Cebu kentine yerlesip, Filipinler turu yapmak isteyen Avrupalilara turizm hizmeti vermeye baslar. Bu sirada Cebu'da universiteye devam eden Edenla tanisir. Ask bu ya, evlenmeye karar verirler, fakat Eden'in ailesi buna siddetle karsi cikar. (Bu noktada bir parantez acip Filipinlerdeki sosyo-ekonomik kosullardan biraz bahsetem gerekir ki bu karsi cikis anlam ve netlik kazansin. Gelismekte olan Filinpinler ekonomisinin genel olarak 3 dayanak noktasi var: turizm gelirleri, ihracata yonelik uretim ve ihracat, son olarak da yurt disinda calismakta olan gocmen iscilerin ayliklari. Filipinli kadinlarin bu ekonomiye katkidaki rolu 3 alanda da ayri onem tasiyor, ihracata yonelik uretimde cogunlukla kadinlar calisiyor, gocmen iscilerinde neredeyse tamami kadin. Bu kadin iscilerin, vatandaslik kazanabilmek icin cogu zaman evlenmek yolunu sectikleri yadsinmaz bir sosyolojik gercek. Turizmde ise Filipinlerin en cekici noktalarindan biri essiz sahilleri oldugu kadar gelismis olan seks turizmi. Bu noktada iyi Filipinli ailelerin yabanci erkeklerle evlenmesi, aileleri icin buyuk bir yikim ve utanc kaynagi (evlilik tamamen duygusal baglar uzerine kurulmus olsa da). Toparlamak gerekirse, ailesinin karsi cikisi Eden'i Flemming'i sevmekten asla alikoymaz, ve cifti Eden'in ailesinden ve ozellikle de agabeylerinden kacmak icin Cebu'ya bir kac saat uzakliktaki Bantayan adasina saklanmaya mecbur eder. 6 ay boyunca St. Bernard'da saklanirlar (sanirim o zamanlar otelde bir St. Bernard cinsi kopek varmis, otelin ismi bu yuzden St. Bernard).Edenle Flemming sonunda evlenirler, kizlari Erica dogar, ve Eden her seye ragmen Cebu'ya gidip gelerek okulunu bitirir. Tam rahata erceklerken Flemming in hastaligi ortaya cikar ve Flemming tekerlekli sandelye olmadan hareket edemez hale gelir. Ancak bu Edenle Flemming askina hic bir zarar vermez, St. Bernard'in her kosesini tekerlekli sandalyeye uygun hale getirip hayatlarina bu cennette devam ederler.

Adada yapilabilecekler sonsuz, ve butun secenekler inanilmaz uygun fiyatlara. Ister bir minibus kiralayip ada turu yapin (adanin etrafini butunuyle dolasmak 2 saatten fazla almiyor), ister atv kiralayip rehber esliginde kendinizi tarlalara surun. Ya da Filipinler stili yanlarinda kanatlari varmis gibi gorunen kucuk kayiklara binip okyanusa acilin ve "virgin island" olarak andiklari yerde gorebilceginiz en berrak ve turkuaz sularda kendinizi okyanusa birakin(yerlilere fazla soru sormamakta yarar var, ornegin ben buralarda kopekbaligi var mi diye bir soru yoneltince "Kopek baligi yok ama arada sirada korsanlar oluyor, gelip turistleri soyuyorlar, ama tehlikesizler!" yanitini aldim :) huzursuz olmaya hiiiic gerek yok! ignorance is a bliss :) )
St. Bernard'in oldugu yerden adani turistik tarafina gecmek oldukca kolay. Otelin kapisinda her daim bisikletleriyel sizi bekleyen Filipinli gencler bulunmakta. 1 peso verdiginiz zaman sizi memnuniyetle turistik merkeze tasiyorlar( bu arada 1 turk lirasi yaklasik 25 peso, ne kadar muhtac olduklarini siz hesaplayin!). Merkezde cok ahim sahim birsey yok, bir kac restaurant ve bir kac daha modern/buyuk/sevimsiz otel var.

Bantayan merkezden bahsetmisken Robert'i ve D'Jungle'i esgecmek olmaz, zira Robert Filipinler gezimizin en iz birakan karakterlerinden biri. Yari Fransiz/yari Alman Robert, adanin tek kuzu eti satan restauranti olmakla ovunen D'Jungle'in sahibi. Onun hikayesi nedir, nedir onu bu adaya surukleyen bilinmez... Tek bildigim inanilmaz guzel yemekleri oldugu ve annemin orada ictigi Mango shake'i hala zaman zaman sayiklamasi. Yemek icin olmasa bile sirf Robert'i gormek icin bile gidilmeli D'Jungle'a! Biraz Turkiye- Avrupa Birligi tartismasi, mango shake esliginde ve tropikal gunes altinda hic de fena gitmiyor dogrusu :)













































(ustte Robertle ben, ortada D'Jungle, en altta bir Bantayan gunbatimi.)

Bu kadar anlatmisken Bantayan'in denizinden bahsetmemem olmaz... Sonucta Filipinler demek deniz demek, gunes demek(Filipinler bayragina bakip, ne demek istedigimi goreceksiniz - bu arada Filipinlerin bayragi en sevdigim ulke bayraklari arasinda olabilir, cok sevimli!). Biraz once de soyledigim gibi, bizi kaldigimiz tarafta hem deniz cok guzel degildi, cok yosunluydu, hem de yandaki balikci koyu yuzunden pek rahat edemedik. Rahat edemedik cumlesini asla ama asla negatif anlamda rahatsiz edildik yerine kullanmadigimin altini cizmek isterim, yalnizca koyun cocuklari ve gencleri bizi oldukca ilginc buldugundan butun ilgilerini bize yoneltmeye ve devamli konusmaya calismaktaydilar...Ama merkeze inip ,oradaki restaurantlarda oturarak butun gun denizden ve kumsaldan yararlanmak ve oldukca guzel bir gun gecirmek mumkun. Biz hep bu yolu tercih ettik. Deniz tahmin edebileceginiz uzere cok cok sicak, benim gibi Ege'nin serin sularina alismis birini pek de tatmin edemedi acikcasi. Tabii gene de tertemiz turkuaz sular ve bembeyaz kumlar arasinda sikayet ne mumkun! Zaten Aralik ayinda bile boyle bir yerde yandaki fotografi cekebilmek basli basina bir mucize :)



Filipinler - Cebu ve Bantayan Adasi (1. bolum)

Bu blog ilerledikce benim kimi zaman asiriya kacan Guney Dogu Asya, ozellikle Hong Kong takintimin farkina varacaksiniz. Nedenini en basindan aciklamakta fayda var sanirim: 2009 sonbaharinda bir donemlik City University of Hong Kong da okudum. Ileride Hong Kong u basli basina bir yazi dizisi haline getirmek istedigimden, gerekli aciklamayi kisa tutuyor ve Filipinler gezimin ayrintilarina geciyorum.

Filipinler icin daha Turkiye'de kesfedilmemis olan ancak ozellikle Amerikalilar ve Kanadalilar tarafindan oldukca ragbet goren bir turizm merkezi oldugunu soyleyebilirim. Nedenleri cesitli... Ilk basta guzel ve temiz sahilleri, ve inanilmaz ucuz olusu var. Konaklama, yemek, alisveris hepsi cok cok ucuz! Zaten para harcayacak pek bir sey de yok. Halk cok fakir, o yuzden her turlu isi yapmaya cok hevesliler...

Filipinlere, beni Hong Kong a ziyarete gelen annem ve babamla birlikte gittim. Hong Kong a 2 hafta icin gelmislerdi, ve o kadar yolu gelmislerken cok yakinda olan tropik sahillerden nasiplerini almadan donsunler istemedim. Filipinlere giden butun arkadaslarimin cok memnun donmeleri, ve benim diger tropik mekanlari coktaaan (!?!) kesfetmis olmam da bu secimde oldukca onemli bir rol oynadi.

Filipinlere Turkiye'den ulasmak cok da kolay degil, ornegin Turk Hava Yollarinin Manilla'ya ya da Cebu'ya direk ucusu yok. Benim Turkiye'den Filipinlere gideceklere tavsiyem ya Emirates ile Dubai aktarmali ucmalari (istanbul dubai, dubai-cebu/istanbul-dubai,dubai-manilla) ya da THY ile Hong Kong, Bangkok, Singapur gibi Asya merkezli bir alana ucup oradan Cebu Pacific Air ile Filipinlere varmalari. Ikinci yolu daha cok Filipinlerde Cebu ya da Manilla disinda (Palawan, Boracay gibi) bir yere gitmek isteyenler icin oneririm. Cebu Pacific bizler tarafindan pek bilinmese de Asya'da cokca kullanilan, temiz, duzenli, hizli ve yeni bir filoya sahip olan guvenilir bir hava yolu. Uygun tarihleri secerseniz cok ucuza biletler bulmaniz mumkun.

Benim ailemle tatil icin sectigim rota Cebu adasi yakinlarindaki Bantayan adasiydi. Aslinda bu cok kucuk ve turisler arasinda pek de populer olmayan adayi secmemin bir kac nedeni vardi, ve en onemlisi bizim seyahat etmeyi planladigimiz tarihlerde benim asil aklimda olan Boracay'in havaalaninin tamirat dolayisiyla zaman zaman kapanmasi ve ucaklarin baska yere yonlendirilme olasiligiydi. Ucaklari "cok" sevmeyen annemin olasi kalp krizlerini engellemek, ve yolu hepimiz icin en kolaya indirgemek amaciyla Bantayan adasinda karar kildim. Bantayan Cebu havaalanina arabayla 3-4 saat uzaklikta.

Internetten yaptigim arastirmalar sonucunda Saint Bernard Beach Resort'ta karar kilmistim. Sakin ismine bakip da mukemmel bir otel oldugu kanaatine varmayin :) 7-8 kucuk cottagedan olusan kucuk bir hostel sayilabilecek bir yer bu St. Bernard, sahibi Danimarkali Flemmingle yaptigim bir kac yazismadan sonra 1 numarali cottage bana ve aileme ayrilmisti bile! Flemming ile konusup, biz ucaktan inince Cebu'dan Hagnaya'ya goturecek bir surucu ile anlasmistim . (Hagnaya Bantayan adasina gecmeden olan limanin ismi, sizi buraya kadar taksi veya otobus getiriyor, yolculugun geri kalanini siz feribot a tek basiniza binerek gerceklestiriyorsunuz)

Cebu Pacificle yaptigimiz gercekten rahat yolculuk sonrasinda Cebu Havaalanina sabah saat 4 gibi indik. Havaalani cikisinda soforumuz Noel bizi bekliyordu. Noel'in arabasina binip Hagnaya'ya dogru yola ciktik, gun yavas yavas aydinlanmaya basladi. Ilk saskinligimiz etrafin ne kadar yesil olduguna ve bitki ortusunun ne kadar gur olduguna dair oldu. Yesilin her bir tonu kaplamisti yeryuzunu sanki... Ikinci saskinligimi ise kiliseleri gormemizle basladi. Filipinlere gitmemiz tam christmas oncesine denk geliyordu, ayrica noel gecesi de hala Filipinlerde olacaktik. Yolda koylerin arasindan gecerek ilerlerken herkesin ama herkesin acik hava kiliselerinde yapilan dualarda ve ayinlerde oldugunu goruyorduk. Sabahin o saatinde, o insanlarin coskusu ve kalabaligi etraftaki yesillerle birlesince Filipinlerin bana merhabasi essiz oldu. Gorduklerime bakip bakip, unutmamak istercesine kaydetmeye calismam dun gibi aklimda. Anlasilan basarili olmusum, bunca zaman gecmesine ragman ne o yesil karsindaki saskinligimi, ne de bu insan kalabaligi karsisindaki coskumu unutamiyorum.

Sonunda Hagnaya'ya vardik, Noel'le vedalasip Hagnaya'dan bizi Bantayan'a goturecek olan feribot iskelesine girdik. Biletleri alirken oradaki gorevliler bana vip salonundan mi bilet istedigimi sordu, ben de ayni soruyu babama yonelttim. Babam vip olsun dedi, ve biz vip aldik. Feribot a gectik. Ve feribottayken vip salonu denilen seyi icerideki yirtik deri koltuklu ama klimali salon oldugunu ogrendik :) vip salonumuza gulerek gecirdigimiz bir saatin sonrasinda Bantayan yavas yavas gozukmeye baslamisti bile!





Veeee sonunda - Merhaba !!





"Gitmek ama nereye? Önemi yok. Gitmek ama niye? Cevabı yok. Aslında varılacak yer dahi o kadar mühim değil, zira aslolan gitmek, gidebilmek... Zaman zaman... Her zaman." Elif Safak

Biraz garip oldugum dogrudur, zira cogu insanin hayalleri "kalmak" uzerine doner, "yerlesmek" i icerir, "sozsuza dek" ile baslar. Halbuki ben ne zaman hayallere dalmaya baslasam kendimi "giderken" bulurum, ordan oraya kosusturmak ruyasina dalarim Piri Reis'ten kalma gibi gorunen ve eski kagit kokan haritalar uzerine. Kalmak, saplanmak, gidememek, yol bulamamak, havada kitalar uzerinde ucamamak olum gibi gelir bana...

Hayatta nihai hayaller ve amaclar olamayacagina inanirim her zaman. Biz degisirken, zaman degisirken, dunya degisirken hayaller ve amaclar nasil ayni kalsin ki? O yuzden tek bir hayalim var aslinda :hayatim boyunca dusledigim her seyi gercek haline getirmek.

Bu blog benim hayallerimin yaziya gecmis hali... Kimi coktan gerceklesti, kimi belki de hicbir zaman gercek olamayacak. Fark eder mi? Onemli olan ilham vermek, ilham almak...

Turkiye de turizm ve seyahat basinin cok yetersiz olduguna inaniyorum. Her ay basi heyecanla gidip aldigim seyahat dergileri (ki iddia ediyorum baya ciddi bir gundem takipcisiyim bu konuda) her seferinde beni hayal kirikligina surukluyor, yeni hayaller cikaramiyorum o dergilerden kendime. Zaten oldum olasi ciddi yayinlar disinda amatorler tarafindan yazilmis "hikaye" anlatan seyahat yazilarini sevdim "formallik kokan" bilgiler yerine. Ayni seyahat ederken, butun turistik muzeleri, yerleri, anitlari gezip anlamsiz resimler cekmek yerine, sokaklarda, gunluk hayatta kaybolmayi, yikik dokuk kose cafelerinde oturup oldugum yere ozgu cayi yudumlarken etrafimdaki kokulari, insanlari ve yerel hayati icime cekmeyi sevdigim gibi.

Dedigim gibi, bu bir hayallerin yaziya gecirilmis hali. Benim sevdigim, cogu kisiye sacma gelen (ve buyuk ihtimalle gercekten de cok sacma) olan hayallerin kendine ve dunyaya ilan edilmis hali. Neden "happy elephant cottage" diye soracak olursaniz: nedeni gozlerimi kapatip
rahatlamaya calistigim her dakika kendimi bu hayali yerde buluyor olmam... Pasifik'de bir ada dusunun, bembeyaz bir sahil, dallari okyanusa degen hindistan agaclari, ciplak ayaklariyla kumsalda kosusturan esmer cocuklar. Sicak bir dekor, ferah bir hamak. Elde renkli bir kokteyl... Gunes batmak uzere... Neseli muzik hafif hafif ruzgarla dans etmekte. Nerede mi bu guzel yer? Gercekten bilmiyorum. Bir gun gidebilir miyim, bulabilir miyim? Sanmiyorum... Peki adi ne bu yerin? Hayali olmasini adinin olmasini etkilemez ki... Kaf dagi da hayali ama "Kaf Dagi" iste... Hayali olmasi isimsiz olmasini gerektirmez tabii.. Adi mi? Happy elephant cottage :) Ve bu yazilar, gezginler o hamakta sallanirken kitapliktan alip baska hayaller kursunlar diye derlendi. Kimbilir, bir gun, bir zaman, belki... Olamaz mi? Bilmez miyim, her sey mumkun :)