13 Haziran 2011 Pazartesi

Filipinler - Bantayan Adasi (2. bolum)



Bantayan'a merhaba dememiz biraz olayli oldu. Feribottaki tek turistler bizdik, dolayisiyla butun yolculuk boyunca bol bol dikkat cekmistik. Aslinda yola cikmadan once babam ve ben, mebzul miktarda sarisin olan annemle, "kim bilir seni ne yadirgicaklar, ha ha ha" diye dalga gecmistik gecmesine ama hesaba katmadigimiz bazi faktorler sonucunda babam ve ben de o feribotta en az annem kadar yabancilandik. Basketbola olan asiri duskunluklerine ragmen (tabii bu durumda yillar suren Amerikan egemenliginin katkisi buyuk) Filipinler kucuk insanlar diyari!!! Turk standartlarinda normal boyutlarda olan ben, Filipinli o minnacik kadinlar arasinda kendimi bir sure sonra porselen dukkaninda gezen bir fil gibi hissetmeye basladim! Boylelikle annem sarisinlik kontenjanindan, babam ve ben de devlik kontenjanindan feribottaki tek turistler olarak VIP salonunda hazir ve nazir olarak yerimizi alinca dikkat cekmemiz en nihayetinde kacinilmaz oldu!
Bu bilgiler isiginda Bantayan adasina cikisimizin neden biraz olayli oldugunu anlamak cok da zor olmasa gerek. Feribottan inince etrafimizi bir suru bisikletli adam sardi... Ve butun bu kalabalik ve karambol arasinda bizim Saint Bernard'a giden yolu bulmamiz biraz zaman aldi.
Saint Bernard, adanin turistik olmayan, balikci koyunun hemen yanina kurulmus 8 cottagedan olusan sirin mi sirin bir butik otel. Adanin turistik ve yozlasmis tarafinda olmamasi bence cok buyuk bir avantaj, cunku sahili ve denizi her ne kadar diger taraftaki kadar guzel olmasa da, otele giden minik patikada balikci kulubelerinde yaktiklari hindistancevizi kabuklarinin ustunde yemek pisiren ve camasir yikayan koyluleri gormek, hic bir guzel sahile degisemeyecegim bir deneyimdi.


St. Bernard Danimarkali Flemming'in ve Filipinli Eden'in oteli. Hikayelerini daha sonraki, bir aile senligi kivaminda gecen Noel gecesi yemeginde ogreniyoruz. Film tadindaki hikayeleri ancak boylesine buyulu bir cografta yasanabilecek cinsten. Flemming, Danimarka'da stres dolu gecen calisma yillari ardindan, isleri yavaslatmaya ve yepyeni bir maceraya atilmaya karar verir, ve bu amacla Filipinler'in Cebu kentine yerlesip, Filipinler turu yapmak isteyen Avrupalilara turizm hizmeti vermeye baslar. Bu sirada Cebu'da universiteye devam eden Edenla tanisir. Ask bu ya, evlenmeye karar verirler, fakat Eden'in ailesi buna siddetle karsi cikar. (Bu noktada bir parantez acip Filipinlerdeki sosyo-ekonomik kosullardan biraz bahsetem gerekir ki bu karsi cikis anlam ve netlik kazansin. Gelismekte olan Filinpinler ekonomisinin genel olarak 3 dayanak noktasi var: turizm gelirleri, ihracata yonelik uretim ve ihracat, son olarak da yurt disinda calismakta olan gocmen iscilerin ayliklari. Filipinli kadinlarin bu ekonomiye katkidaki rolu 3 alanda da ayri onem tasiyor, ihracata yonelik uretimde cogunlukla kadinlar calisiyor, gocmen iscilerinde neredeyse tamami kadin. Bu kadin iscilerin, vatandaslik kazanabilmek icin cogu zaman evlenmek yolunu sectikleri yadsinmaz bir sosyolojik gercek. Turizmde ise Filipinlerin en cekici noktalarindan biri essiz sahilleri oldugu kadar gelismis olan seks turizmi. Bu noktada iyi Filipinli ailelerin yabanci erkeklerle evlenmesi, aileleri icin buyuk bir yikim ve utanc kaynagi (evlilik tamamen duygusal baglar uzerine kurulmus olsa da). Toparlamak gerekirse, ailesinin karsi cikisi Eden'i Flemming'i sevmekten asla alikoymaz, ve cifti Eden'in ailesinden ve ozellikle de agabeylerinden kacmak icin Cebu'ya bir kac saat uzakliktaki Bantayan adasina saklanmaya mecbur eder. 6 ay boyunca St. Bernard'da saklanirlar (sanirim o zamanlar otelde bir St. Bernard cinsi kopek varmis, otelin ismi bu yuzden St. Bernard).Edenle Flemming sonunda evlenirler, kizlari Erica dogar, ve Eden her seye ragmen Cebu'ya gidip gelerek okulunu bitirir. Tam rahata erceklerken Flemming in hastaligi ortaya cikar ve Flemming tekerlekli sandelye olmadan hareket edemez hale gelir. Ancak bu Edenle Flemming askina hic bir zarar vermez, St. Bernard'in her kosesini tekerlekli sandalyeye uygun hale getirip hayatlarina bu cennette devam ederler.

Adada yapilabilecekler sonsuz, ve butun secenekler inanilmaz uygun fiyatlara. Ister bir minibus kiralayip ada turu yapin (adanin etrafini butunuyle dolasmak 2 saatten fazla almiyor), ister atv kiralayip rehber esliginde kendinizi tarlalara surun. Ya da Filipinler stili yanlarinda kanatlari varmis gibi gorunen kucuk kayiklara binip okyanusa acilin ve "virgin island" olarak andiklari yerde gorebilceginiz en berrak ve turkuaz sularda kendinizi okyanusa birakin(yerlilere fazla soru sormamakta yarar var, ornegin ben buralarda kopekbaligi var mi diye bir soru yoneltince "Kopek baligi yok ama arada sirada korsanlar oluyor, gelip turistleri soyuyorlar, ama tehlikesizler!" yanitini aldim :) huzursuz olmaya hiiiic gerek yok! ignorance is a bliss :) )
St. Bernard'in oldugu yerden adani turistik tarafina gecmek oldukca kolay. Otelin kapisinda her daim bisikletleriyel sizi bekleyen Filipinli gencler bulunmakta. 1 peso verdiginiz zaman sizi memnuniyetle turistik merkeze tasiyorlar( bu arada 1 turk lirasi yaklasik 25 peso, ne kadar muhtac olduklarini siz hesaplayin!). Merkezde cok ahim sahim birsey yok, bir kac restaurant ve bir kac daha modern/buyuk/sevimsiz otel var.

Bantayan merkezden bahsetmisken Robert'i ve D'Jungle'i esgecmek olmaz, zira Robert Filipinler gezimizin en iz birakan karakterlerinden biri. Yari Fransiz/yari Alman Robert, adanin tek kuzu eti satan restauranti olmakla ovunen D'Jungle'in sahibi. Onun hikayesi nedir, nedir onu bu adaya surukleyen bilinmez... Tek bildigim inanilmaz guzel yemekleri oldugu ve annemin orada ictigi Mango shake'i hala zaman zaman sayiklamasi. Yemek icin olmasa bile sirf Robert'i gormek icin bile gidilmeli D'Jungle'a! Biraz Turkiye- Avrupa Birligi tartismasi, mango shake esliginde ve tropikal gunes altinda hic de fena gitmiyor dogrusu :)













































(ustte Robertle ben, ortada D'Jungle, en altta bir Bantayan gunbatimi.)

Bu kadar anlatmisken Bantayan'in denizinden bahsetmemem olmaz... Sonucta Filipinler demek deniz demek, gunes demek(Filipinler bayragina bakip, ne demek istedigimi goreceksiniz - bu arada Filipinlerin bayragi en sevdigim ulke bayraklari arasinda olabilir, cok sevimli!). Biraz once de soyledigim gibi, bizi kaldigimiz tarafta hem deniz cok guzel degildi, cok yosunluydu, hem de yandaki balikci koyu yuzunden pek rahat edemedik. Rahat edemedik cumlesini asla ama asla negatif anlamda rahatsiz edildik yerine kullanmadigimin altini cizmek isterim, yalnizca koyun cocuklari ve gencleri bizi oldukca ilginc buldugundan butun ilgilerini bize yoneltmeye ve devamli konusmaya calismaktaydilar...Ama merkeze inip ,oradaki restaurantlarda oturarak butun gun denizden ve kumsaldan yararlanmak ve oldukca guzel bir gun gecirmek mumkun. Biz hep bu yolu tercih ettik. Deniz tahmin edebileceginiz uzere cok cok sicak, benim gibi Ege'nin serin sularina alismis birini pek de tatmin edemedi acikcasi. Tabii gene de tertemiz turkuaz sular ve bembeyaz kumlar arasinda sikayet ne mumkun! Zaten Aralik ayinda bile boyle bir yerde yandaki fotografi cekebilmek basli basina bir mucize :)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder